Çok ünlü bir hekimin kansere yakalanmış bir hastası vardı. Hastada kanser ileri safhaya geçmiş, yani başladığı yerden öteki organlara da bulaşmış, bu yüzden de tedavisi imkansız bir hale gelmişti. Kendisini oyalamak, maneviyatını kuvvetlendirmek için hasta haftada birkaç kere ışın tedavisine götürülüyor, böylece ona iyileşmesinin mümkün olduğu anlatılmak isteniyordu.
Aslında tedavisi ve iyileşmesi imkansız olduğu halde hasta bir hayli kendini toparlamıştı. İştahı açılmış neşeyle yemek yemeğe başlamıştı. Yakınlarını güler yüzle karşılamaktaydı. Aynı odada ikinci bir hasta daha yatıyordu. Onda da kanser vardı ve hastalık henüz başlamıştı. Onun tedavisi ve iyileşmesinde doktorlar daha ümitliydiler. Ağrıları bile, daha kuvvetli olmayan ilaçlarla dindirilebiliyordu.
Birinci hastanın durumu ümitsiz, ama morali yerinde olduğu için güçlü, iştahlı neşeliydi. Ölümü düşünmüyordu bile. İkinci hasta ile şakalaşıyor, hastaneden çıktıktan sonra yapacakları gezintiler için programlar yapıyorlardı.
Fakat hastalık hiç beklenmedik bir şekilde gelişti. Bir gece oluverdi. İkinci hastanın sahipleri bir gün sonra hastaneye gittikleri zaman onun da oda arkadaşının ölümünden birkaç saat sonra ölmüş olduğunu öğrendiler.
Hiç şüphesiz, aynı hastalıktan yatan oda arkadaşının beklenmedik ölümü, onun yaşama umudunu yıkmış, bu umut yıkılınca da artık yaşama gücünü kaybetmişti.
İKİ ENTERESAN ÖRNEK DAHA
Yaşama gücüne örnek olarak size iki misal daha verelim:
71 yaşında bir erkek hasta. Ciğer kanseri. Durmadan öksürüyor. Devamlı ateşi, ağrıları var. 10 yıl önce de bir barsak kanseri geçirmiş. Daha ilk günlerde teşhis konduğu için, başarılı bir ameliyat geçirip o hastalıktan kurtulmuş.
Hasta, memleketin en iyi operatörlerinden birinin yakın akrabası. Operatör derhal ameliyat için adamı masaya yatırıyor. Göğsünü açmasıyla kapaması bir oluyor. Hastalık akciğerlerden birini tamamen sarmış. Temizlemeye imkan yok. Tıbbın iddiasına göre, hastanın en fazla 5-6 aylık ömrü kalmış.
Ameliyat 1964 yılında olmuştu. Hasta 8 yıl daha yaşayarak, 1972 yazında 79 yaşında olarak öldü. Çünkü bu yaşlı adam, o menhus hastalığa rağmen daha uzun yıllar yaşayacağına inanmıştı. Onun bu inancı ve yaşama gücü karşısında, tıbbın kararı hükümsüz kaldı.
İkinci misal çok daha enteresandır. 50 yaşlarında bir kimyager hanım. Kocası da gazeteci. Biri kız, biri oğlan iki çocukları var. Kız 14 yaşında ve bir yabancı okulda. Oğlan 12 yaşında, resmi liselerden birine gidiyor.
Hanımda zamanla bir halsizlik başlıyor. Doktorlar, kan sayımı, tahlil ve röntgenler, netice kan kanseri çıkıyor. Ve hanım bunu öğreniyor. Kültürlü ve iradeli bir kadın. Kendine hakim oluyor. Maddi durumları da pek iyi değil. Bulup buluşturuyorlar,kalkıp Almanya'ya gidiyor. Orada da aynı şeyi söylüyorlar. Yalnız kanını değiştiriyorlar. "Yılda bir kanınızın değişmesi lazım," diyorlar.
Hanım, "Peki, bu şekilde ben kaç yıl daha yaşarım? " diye soruyor.
-"Bilemeyiz," diyorlar. "Bu sizin yaşama gücünüze bağlı."
Hanım, "Ah," diyor. "Bir kızımın liseyi bitirip işe girdiğini görsem, bana kafi."
Bu hanım böylece 6 yıl yaşadı.Kızı yabancı okulu bitirdi. Turist rehberi olarak işe girip hayatını kazanmaya başlayınca, rahat bir "oh" çekti. Oğlu da liseden mezun olmuş, üniversiteye girmişti.
Hanım 5-6 ay içinde bir mum gibi eriyerek öldü.
İNSANI YAŞATAN ŞEY YAŞAMA GÜCÜ
Çok ileri derecede kanserli bir hastaya tatbik edilen tedavi çareleri, yaşama isteği kuvvetli hastalarda çok defa olumlu sonuç vermektedir. Buna karşılık hastalığı daha az ilerlemiş kanserli bir hasta, yaşama umudunu ve isteğini kaybetmişse, aynı tedavi beklenen sonucu vermemektedir.
İntihar etmeye karar vermiş insanları öldüren bazı zehirleyici ilaçlar, yaşamaya bağlı, hayatı seven kimselere aynı miktarlarda verildikleri zaman hiç bir etki yapmayabilir. Ama yıkılmış, yaşama isteğini kaybetmiş kimselerde bu zehir kesin şekilde öldürücü bir etki yapmaktadır.
Doktorların, "Emeklilik hastalığı" dedikleri durumu hepimiz biliriz.Kimi insan, emekliye ayrıldığı zaman, bunu yaşamanın başka bir şekli olarak kabul eder, neşesinden ve hayata bağlılığından hiç bir şey kaybetmez, kendine yeni işler bulur. Hattâ emekliliği, çoktandır özlediği bir takım şeyleri yapabilmesine fırsat veren imkân olarak görür.
Ama kimisi de emekliliği, "Artık hiç bir işe yaramaz" bir duruma gelmiş olmanın işareti olarak yorumlar. Onlar için emekliye ayrılmak, hayattan ayrılmaya giden yola sapmaktır. Uğraşma, didinme, mücadele etme heveslerini yitirmişlerdir. Kendilerini hemen koyuverirler....
Hiç bir insan doğumundan ölümüne kadar, bütün hayatı boyunca pür sıhhat yaşayamaz. Hastalık, sağlık hepimiz içindir. Bunu düşünmek, buna hazırlıklı olmak lazımdır. Bazı kimseler ufak bir kırıklıkta telaşlandıkları gibi, herhangi bir kontrol veya çok lüzumlu bir tedavi için hastaneye yatmaları icap ettiği zaman büyük bir paniğe kapılırlar.
Halbuki en basitinden en ciddisine kadar bazı hastalıklarda hastane tedavisi şarttır. En konforlu evde, büyük bir ilgiyle bakılsa dahi, istenilen sonucun, istenildiği şekilde alınamayacağı hastalıklar vardır.
Vücutça birşeyi olmayan, fakat son zamanlardaki anormal çalışmasıyla sinirleri bir hayli bozulan, otuz yaşlarında genç bir hanım yatağa düşmüştü. Çağırılan aile doktoru telaşlanacak bir şey olmadığını, 10-15 günlük bir dinlenmenin genç kadını tamamen iyi edeceğini söyledi ve kabilse bu dinlenmenin bir klinikte olmasını istedi.
Genç hanımın annesi ve hizmetçisi vardı. Evinde dinlenebileceğini düşündü ve hastaneye gitmedi. Ama, lüzumlu ihtiyaçları dışında tam bir ay yataktan çıkmadığı halde düzelemedi.
Hiç bir insan doğumundan ölümüne kadar, bütün hayatı boyunca pür sıhhat yaşayamaz. Hastalık, sağlık hepimiz içindir. Bunu düşünmek, buna hazırlıklı olmak lazımdır. Bazı kimseler ufak bir kırıklıkta telaşlandıkları gibi, herhangi bir kontrol veya çok lüzumlu bir tedavi için hastaneye yatmaları icap ettiği zaman büyük bir paniğe kapılırlar.
Halbuki en basitinden en ciddisine kadar bazı hastalıklarda hastane tedavisi şarttır. En konforlu evde, büyük bir ilgiyle bakılsa dahi, istenilen sonucun, istenildiği şekilde alınamayacağı hastalıklar vardır.
Vücutça birşeyi olmayan, fakat son zamanlardaki anormal çalışmasıyla sinirleri bir hayli bozulan, otuz yaşlarında genç bir hanım yatağa düşmüştü. Çağırılan aile doktoru telaşlanacak bir şey olmadığını, 10-15 günlük lam bir dinlenmenin genç kadını tamamen iyi edeceğini söyledi ve kabilse bu dinlenmenin bir klinikte olmasını istedi.
Genç hanımın annesi ve hizmetçisi vardı. Evinde dinlenebileceğini düşündü ve hastaneye gitmedi. Ama, lüzumlu ihtiyaçları dışında tam bir ay yalaktan çıkmadığı halde düzelemedi.
Çünkü yattığı yerden, elinde olmadan çalınan kapıyla ilgileniyor, içerde gürültü yapan kızına sesleniyor, yapılacak günlük işlerle yattığı yerden meşgul oluyor, geçmiş olsuna gelen dostlarını kabul ediyor, velhasıl bir tek dolaşmadan, günlük normal hayatını aynen yaşıyor, yatağından kalkmaması lazım geldiği için de, bazı şeylere daha da fazla sinirleniyordu.
Bir ayın sonunda, doktorun ısrarıyla genç hanım mecburen bir hastaneye kaldırıldı. Yalnız bir odada, fazla ziyaretçi kabul etmeden sükun içinde 15 gün yatınca hiç bir şeyi kalmadı.
Doktor hastane, dedi mi korkmamak lazımdır. En basit bir hastane bile, en konforlu, en iyi bakılabilen evden bile daha iyidir. Lüzumlu kontrol orada mütehassıs doktorlar tarafından yapılır. İlaçlar zamanında verilir. Allah göstermesin, ani ve derhal bir müdahale yapılmak lazım gelirse, gecenin geç saatlerinde şehrin göbeğindeki bir evde bile, bu müdahale gecikebilir. Halbuki hastanede böyle bir tehlike yoktur.
Hastaneyi, ölüme yaklaşan bir adım diye değil de, sağlığa giden bir yol olarak kabul ederseniz, hem korkmaz, hem de rahat edersiniz.
Şişmanlamayı niçin istemeyiz, daha doğrusu niçin istememeliyiz? Fazla şişmanlık bizi çirkin gösterdiği, vücudumuzun güzelliğini bozduğu için mi? Özellikle kadınlar bakımından güzel görünme ve güzelliğini kaybetme korkusu şişmanlama korkusunu da yaratıyor, buna şüphe yok.
Ancak şişmanlığın asıl tehlikesi, birtakım hastalıklara zemin hazırlamasıdır. Şişman insanlar kalp ve damar hastalıklarına şeker hastalığına ve mafsal romatizmasına daha kolay yakalanıyorlar.
Şişmanlığın sebepleri nelerdir? Bunları şöyle sıralıyabiliriz.
1-Bazı beyin merkezlerindeki bozukluklar.
2-Ruhsal sebepler.
3-Hormonal dengesizlik.
4-Soya çekme.
Beyinin iştah ve doyma ile ilgili merkezlerindeki bazı bozukluklar acıkma olmadan da yemek yeme isteği uyandırır fazla beslenmeyi kolaylaştırır.
Acıkmadan yemek yeme isteği uyandıran yaygın bir sebep de üzüntü, sıkıntı ve tedirginliktir. Büyük bir üzüntü geçiren, örneğin çok sevdiği bir yakınını kaybeden bazı kimselerin bu üzüntüleri yüzünden zayıflayıp eriyecekleri beklenirken gittikçe şişmanladıklarını görür ve şaşarız. Oysa böyle derin bir üzüntü, kalp kırıklığı tedirginlik gibi hallerde çoğu kimseler avunmak ve sinirlerini yatıştırmak için bir şeyler yemek isterler. Yemek yeme faaliyetinin başlı başına oyalayıcı bir etkisi olduğu gibi dolu mide de sinirleri yatıştırır.
Şişmanlamanın hormonal sebebi, kanımıza hormon adını verdiğimiz kimyasal maddeleri salgılayan bezlerin, özellikle tiroid bezinin çalışmasındaki bir bozukluk ve bu yüzden ileri gelen hormon dengesizliğidir. Bu sebeple fazla yemek yemedikleri, şişmanlatıcı besinleri ağızlarına sokmadıkları halde şişmanlayan kimseler bir hekime görünmelidirler.
Et veya sebzelerin içinde bulunan besin maddeleri, eğer bazı kurallara uyulmazsa, pişirilme sırasında ya bozulup dağılır, ya da bir hayli azalırlar. O zaman yediğimiz pişmiş yiyeceklerin besin değeri kalmaz.
SEBZELERİN PİŞİRİLMESİ
Sebzeler özellikle vitaminler ve madenler bakımından besin değeri çok yüksek yiyeceklerdir. Ancak gerek vitaminler, gerek madenler pişirilme sırasında az veya çok bozulmaya uğrar, pişme suyuna geçer, ya da tamamen kaybolur. Bunu önlemek için:
Sebzeler mümkün olduğu kadar az suda ve kapalı tencerede pişirilmelidir. Pişirme sırasında fazla karıştırılmamalıdır.
Sebzeler bu şekilde sıcak suda haşlanmak pişirme suları çorba yapımında kullanılmalıdır.
Vitaminlerin dayanıklılık ve hassasiyetleri değişiktir. En hassas olanı da C vitaminidir. Pişirme suyu ile temasa gelince hemen dağılır. Meyveler çiğ iken kesilip bir süre bırakılırsa hava ile temas yüzünden de vitaminleri kaybolur.Onun için meyve ve sebzeler kesilip doğrandıktan sonra hemen yenmelidir. Meyvenin kabuğu, özellikle vitamininin koruyucusudur.
B vitamini sebzelerin pişirme suyuna geçer, Madenlerin çoğu da yine pişirme sırasında tenceredeki suya karışır. Bu yüzden sebzelerin haşlandığı suyu çorba olarak kullanmak gerekir.
A vitamini öbürlerine oranla bir hayli dayanıklıdır. Ancak uzun süre yüksek ısıda kalırsa bozulur. Pişirme sırasında zarara uğramaz.Ancak oksijene karşı dayanıksızdır. Bunun için açık tencerede fazlaca karıştırılarak pişirilen sebzede A vitamini kalmaz.
Soğuğun vitaminlere pek zararı olmaz. Bunun için buzdolabında saklanmaları doğru olur.
Konservelerde vitaminler ve diğer besin maddelerinin kalmadığı inancı yanlıştır. Hatta modern usullerle yapılan konservelerde, taze sebze ve meyvedekinden fazla vitamin bulunur. Çünkü konserve, sebze ve meyveler açıkta ve sıcakta uzun süre bekletilmeden yapılır.
ETİN PİŞİRİLMESİ
Etin en uygun pişirilme şekli elbette hem tat hem de besin maddelerini koruyacak şekilde pişirmektir. Bunun için de et parçası yavaş yavaş ısıtılarak değil, birdenbire yüksek ısı ile temas ettirilerek pişirilmeye başlanmalıdır. Bu da eti kaynar suya atmak, kızgın yağa daldırmak veya doğrudan doğruya ateş üzerindeki ızgaraya koymakla olur. Bu şekilde etin yüzeyinde katı ve pıhtılaşmış bir protein tabakası meydana gelir. Bu tabaka, tıpkı bir meyvenin kabuğu gibi, etin tadının ve besleyici maddelerinin içinde kalmasını sağlar.
Yediğimiz yiyecekler, besin değeri bakımından altı grupta toplanır.
1.PROTEİNLER: Yumurta, et, balık, peynir ve sütte bol bulunur. Vücudumuzun gelişmesini, yıpranan hücrelerin kendi kendini yenilemesini sağlar.
2.YAĞLAR: Tereyağı, bitkisel yağlar ve etteki yağlardan alınır. Vücudun enerji ihtiyacını sağlar.
3.KARBONHİDRATLAR: Bunlar yağlardan daha fazla kalori sağlar Şekerli unlu maddeler tahıl türünden yiyeceklerde bol bulunur.
4.MADENLER: Yeşil sebze, süt ve tahıl türü yiyeceklerde bulunur. Vücudumuzdaki organların çalışmasını düzene sokar.Kemik teşekkülüne yardım eder.
5.VİTAMİNLER: Vücuttaki çeşitli organların görevlerini iyi yapmalarını sağlar, vücut gelişmesini kolaylaştırır, gözümüzün sağlığını korur, deri ve iç zarların sıhhatli bir yapıya sahip olmasını gerçekleştirir.
6.SU: Besin maddelerinin dağılıp vücudumuzdaki hücrelere ulaşmasını ve onların beslenmesini sağlar. Vücudun susuz kalması, yani kuruması, kesin ölüm sebebidir.
Uykunun insana gıda kadar lüzumlu olduğunu herhalde bilirsiniz. Özellikle gelişme çağında olan çocuklara normal olarak on, buna imkan yoksa en az sekiz saat uyku şarttır. Normal insanlar için de günlük ortalama uyku müddeti sekiz saat olarak gösterilir. Bunun dışında uyku hakkında acaba neler biliyorsunuz?
UYKUYA DAİR ENTERESAN NOTLAR
İyi ve deliksiz bir uyku, hayatı bizlere gül pembe göstermeye yarayan faktörlerin başında gelir. Etrafımızla iyi geçinip geçinememiz de, çok zaman bir gece evvel uyuduğumuz uykuya bağlıdır.
Kadınların uyurken aldıkları vaziyetler, küçük çocuklarınkine çok benzer. Kadınlar da, erkekler de çok zaman yüzü koyun yatarlar. Sırt üstü yatmak, erkeklerin arasında daha yaygındır. Kadınlar ise yan uyurken, kedi gibi büzülürler.
Erkekler, kadınlara nisbetle uykularında % 30 daha fazla korkarlar. Sonra erkekler uykularında çok konuşurlar. Buna karşılık uyuyan kadınların oflayıp puflamaları erkeklerinkinden fazladır. Uykusunda gezen kadınlar da, erkeklerden çoktur.
Yatmadan önce şekerli bir şey veya meyve yemek uykuyu tatlılaştırır. Bu uzun zaman yatılı okullarda yapılan geniş tecrübelerle sabittir.
Erkeklerin çoğunluğu yatmazdan önce kahvaltımsı birşeyler yemeye meraklıdır. Kadınlar ise gece geç vakit birşey yemekten hoşlanmazlar.
Kadınlar uyku sırasında, erkeklere nisbetle %30 daha az kımıldarlar. Küçük çocuk anneleri müstesna, kadınları uykudan uyandırmak daha güçtür, özellikle uykunun ilk saatlerinde.
Yattıktan sonra konuşmaya daha ziyade kocalar başlar ve o gün yaptıkları işlerden, müstakbel plânlarından bahsederler. Kadınlar yatınca mecmua,kitap okumayı tercih ederler. Kadınlar müşterek yatakların duvar tarafında değil, yanı açık kenarında uyumayı severler. Kol ve bacaklarını yatağın kenarından sarkıtmaya veya yorgandan çıkarmaya meraklı olduklarından açık kenarda yatmak işlerine daha fazla gelir.
Gürültülü yerlerde bile rahatça uyumaya alışmış bir anne dahi çocuğunun çıkardığı en ufak bir ses üzerine hemen uyanır.
Kız bebeklerin uykusu, erkek bebeklerin uykusuna nisbetle ortalama 5 dakika daha uzundur. Kız bebekler uyandıktan sonra yataklarında, oğlan çocuklardan 8 dakika daha fazla rahat uyurlar. Yeni doğmuş bebekler uyurken hemen hiç kımıldamazlar. Büyüdükçe uyku esnasında kımıldamalar artar. Bu artış ihtiyarlığa kadar devam eder.
BİLMEDİĞİMİZ DAHA BAŞKA ŞEYLER
İnsanların gözleri açık olarak uyumaları mümkündür. Psikologlar, uyumanın mutlaka göz kapamak demek olmadığını söylüyorlar.
Beyin uyku esnasında tamamen durmaz.. Uyku esnasında yüzümüze konan bir sineği uyanmadan kovmamız, beynin kontrolü altında olan sinir ve kas faaliyetlerinin mevcut olduğunu ispat eder. Rüyalar da zihni faaliyetin devam ettiğini gösterir.
Öğle uykusuna alışık olanlardan bir çoğu geceleyin, gündüz uyumamış olanlar kadar iyi uyur. Ama gündüz uyumaya alışmamış olup da uyuyanların, gece uykuları kaçar.
Gündüz uykusunun çalışmaya büyük faydası olduğu tecrübelerle görülmüştür. Muhtelif fabrikalarda ve okullarda yapılan istatistikler, gündüzleri yarım saat uyutulan işçilerden veya öğrencilerden daha fazla randıman alındığını göstermiştir.
Tek kişilik bir yatak en azından 90 santim genişliğinde olmalıdır. Yatak ne kadar geniş olursa, oyku da o kadar rahat olur.
Pek yumuşak bir yatak, vücudun serbest ve kolay hareket etmesine engel olur. Alıştıktan sonra, insanın üzerinde en rahat uyuduğu şilteler, nisbeten katı şiltelerdir.
Sekiz saatlik bir uyku esnasında büyük bir insan ortalama 33 defa kımıldar. Her kımıldanış arasında en az 2-3 dakikalık bir zaman fasılası vardır.
Yatak odasındaki renklerin, uyku üzerindeki etkileri büyüktür. Kırmızı, sarı, turuncu renkler, tahrik edici ışınlar verirler. Açık yeşil ve maviler gözü en çok dinlendiren renklerdir. Karanlık ise uykuyu derinleştirir.
Ilımlı iklimlerde, özellikle baharlarda daha derin uyunur. Uyku için en iyi aylar Nisan ve Ekim, en kötü aylar da Temmuz ve Ağustostur. Psikolog W.A. Bonfield'in yaptığı araştırmalar sonucunda, insanın gece 10:30 ile sabahleyin 7:30 arasında en iyi uyuduğu anlaşılmıştır. Zinde kalmak ve cildinizin teravetini korumak istiyorsanız, daima gece yatağa girmeye dikkat ediniz.
İnsan açlığa, uykusuzluğa dayandığından daha fazla dayanabilir. Vücudun açlığa altı hafta kadar dayanabildiği görülmüştür. Ama altı günden fazla uykusuzluğa dayanabilen insan pek görülmemiştir.
Kırk yaşına kadar gelinceye kadar insanların çoğu, sıhhatlerini tehlikeye sokacak şeylere karşı tabiatın bağışladığı silahlara, enerjiye ve dayanıklılığa büyük ölçüde sahiptir. Bir kırık çabuk kaynar. En ağır hastalıklar bile atlatılır. Fakat 40 ila 60 yaşları arası, tehlikeli dönemdir. Bir bel kayması, bir üşütme, ağır bir yemek insanın başına büyük tehlikeler açabilir.
Yaşınız ne olursa olsun, ama özellikle 40-60 yaşları arasında sıhhatinizi korumak için buraya sıraladığımız kurallara mutlaka uymak zorundasınız.Bunlara uymakla hiç bir şey kaybetmez, ama çok şey kazanabilirsiniz.
-Her gününüzün bir kısmını açık ve temiz havada geçirin.
-Hangi biçimde olursa olsun, her gün biraz beden hareketi yapınız. Ama bu hareketler sert hareketler olmamalıdır. Fazla hareketin zararı yok, ama az hareketliliğin vardır! En kolay hareket de yol yürümektir.
-Mümkün olduğu kadar erken yatıp erken kalkın. Bunu yapamazsanız bile, yatmaya gidiş ve yataktan kalkış saatleriniz düzenli olmalıdır..
-Yemeklerinizi her zaman belirli saatlerde ve ağır ağır yiyin. Ne yediğinizden çok, nasıl yediğiniz önemlidir.
-Her on beş günde bir tartılın. Eğer muntazaman kilo alıyorsanız., kilo aldırıcı yiyeceklerinizi azaltmalısınız, özellikle hayvani yağlardan mümkün olduğu kadar uzak durmalısınız.
-Çalışma saatlerinizde ara sıra işinize kısa fasılalar vererek kafanızı dinlendirin, bu dinlenme süresinde başka bir şeyle meşgul olun.
-Her gün öğle veya akşam yemeğinizde ya bir portakal, ya bir elma ve biraz yeşillik yemeyi adet haline getirin.
-İşinizi yaparken bir noktaya gelip nasıl çözüm yolu bulacağınızı bilemez hale düşerseniz, kafanızı patlatmaya çalışmayın. Yarım saat için o meseleyi unutun. Sonra tekrar işinizin başına geçin.
-Küçük şeyleri gözünüzde büyütme alışkanlığından kurtulun, sinirlerinizin hiç bir zaman gerilmesine fırsat vermeyin.
-Her hafta birisine yardım etme fırsatı arayın. Başkalarının dertlerini halletmek sizin kendi dertlerinize çare bulmanızı kolaylaştıracaktır.
Kulaklarınızdan tutun da tırnaklarımıza kadar, vücudumuzun her parçasının sağlığı hakkında bir sürü şeyler biliriz de, bütün yükümüzü çeken ayaklarımız hakkında pek az şey biliriz.
Nedense hepimiz, ayaklarımızı çok ihmal ederiz. Bütün kemiklerimizin dörtte biri olan 52 kemikten, 38 kastan, 214 sinirden meydana gelen ayaklarımızda, vücudumuzun diğer kısımlarına nisbetle çok daha fazla ter torbası ve kan damarı vardır. Bunların hiçbirini bilmez, "Nihayet ayak işte" der geçeriz.
Kadınlarımız bütün gün ya kalın ökçeli günün modası apartman benzeri papuçlar üzerinde güçlükle yürüyerek, yahut da incecik yumuşak sandal veya terlik biçimi ayakkabılarla eğri büğrü yerlere basarak akşama kadar dolaşıp dururlar. Akşam olunca ya ayakları ağrır, ya başları. Yahut da sinirleri bozulur,kocalarından çocuklarına,çocuklarından kaderlerine kadar herşeye kabahat bulurlar da, ayaklarına giydikleri şeyleri değiştirmek, ayaklarına lüzumu olan dikkat ve itinayı göstermek çoğunun aklına gelmez.
Bu konuda Amerikalı bir doktorun ayaklar hakkında yazdığı ilgi çekici ve faydalı bir yazıyı aşağıya alıyoruz:
Ayak rahatsızlığının ayaklara verdiği zararlar sayısızdır: Nasır, kabarcık, ayak çökmesi, kaşıntı, damar rahatsızlıkları bunlann en başta gelenleridir.
Beri taraftan hastayı ve doktorları en fazla şaşırtan zararlar da, ayak rahatsızlığının başka taraftan patlak veren sonuçlarıdır. Mesela başağrısı, hastayı günlerce yatağa bağlayan arka ağrıları, kabız, iştahsızlık, miskinlik, genel yorgunluk, uykusuzluk, iyi görememek, karın ağrısı, asabiyet. Bilhassa yüksek ökçeli ayakkabılar, kadınları daima yokuş aşağıya yürür gibi yürümeye mecbur eder. Bu daimi inişe denge vermek için kadının midesi öne doğru çıkar ve sırtı kavislenir. Bu şekilde gayrıtabii bir duruş belkemeğine basınç yapar ve beyne giden sinirleri zorlar.
HEPİMİZİN DERDİ NASIR NEDİR?
Nasır çoğunlukla ayağa uymayan veya fena şekilde ayakkabılara ayağın sürtünmesi sonucu olarak meydana gelmiş bir ölü ve katı deri topluluğudur. Bu ölü deri yumrucuğunun dibi sinir uçlarıyla temasta olduğu için nasır insana büyük bir ıstırap verir. Nasırın meydana gelişinde kabahat her zaman ayakkabıda olmayabilir. Fena basan bir insanın ayağı en iyi ayakkabıya dahi uymayacağı için tahriş olunur. Sonra sıcaktan, terden de fena yürümekten şişen ayaklar da nasır yapabilir.
Nasırı meydana getiren şey mevcut kaldığına göre, nasırı kesmek, dibinden çıkarmaya uğraşmak boşunadır, çünkü nasır tekrar olacaktır. Ayağına uygun olmayan ayakkabılar giymekte devam eden bir insan ne yapsa nasırdan kurtulamaz. Zaten nasırı kesmek, kökünden çıkarmaya çalışmak çok tehlikelere yol açabilen bir şeydir. Bunu ancak bilen birinin yapması lazımdır. Nasırla mücadele etmek istiyorsanız her şeyden önce daha rahat, ayağınızı vurmayan ne dar, ne de çok bol ayakkabılar giyeceksiniz. Bütün mesele budur.
Bununla beraber ayaklarınız rahat edecek diye ne kabasaba sandallar, ne de bir iki numara büyük ayakkabılar giyecek değiliz. Kadınların yüksek ökçe giymeleri de yasak değildir. Sadece hangi ayakkabıların nerede, ne zaman, nasıl ve ne kadar giyileceğini tesbit etmek ve ayakkabı alırken bazı noktalara dikkat etmek lazımdır.
AYAKKABI ALIRKEN DİKKAT EDİLECEK NOKTALAR
1-Ayakkabı alırken iki ayağınızı birden prova edin ve öyle alın. Ismarlama yaptırıyorsanız iki ayağınızı ayrı ayrı ölçtürün, onlara göre ısmarlayın.
2-Alacağınız ayakkabı ayağınızı iyice sarmalı, fakat sıkmamalıdır. Dar ayakkabı gibi fazla bol ayakkabı da ayakları rahatsız eder.
3-Alacağınız ayakkabılarda parmak uçları ile ayakkabı burnu arasında biraz boşluk kalmalıdır. Tıpatıp ayakkabılar zamanla açılır diye düşünmeyin. Açılıncaya kadar aylarca canınızı burnunuzdan getiren bir nasır sahibi olmuş olursunuz.
4-Ayaklarınız çabuk şişiyorsa alacağınız ayakkabıyı akşam üzeri alın ki, ayaklarınız şişeceği kadar şişmiş olsun.
5-Günlük ayakkabılarınız için kabilse kösele tabanlı olanlarını tercih edin. Kauçuk veya suni kösele tabanlı ayakkabılar alacağınız zaman üzeri delikli olanlarını tercih edin. Çünkü bu nevi tabanı olanlar fazla hava geçmesine engel olur.Hava almayan ayak terleyince cilt nazikleşir, şişer ve nasırdan kaşıntıya kadar her türlü ayak hastalığı meydana çıkar.
6- Fazla ince sandalları ve mokasenleri devamlı giymeyin. Bu cins ayakkabılarla eğri-büğrü sert kaldırımlarda fazla dolaşırsanız ayaklarınız rahatsız olur.
Ayakkabılarınızın arka ve dış taraflarının çabuk eskimesi doğru yürüdüğünüzü gösterir.
Ayaklarınızın, vücudunuzun her tarafından çalıştığını unutmayın. Her gün ılık su banyosu ayakları dinlendirmek için çok iyidir. Suyun içine bir avuç karbonat veya tuz karıştırırsanız daha iyi olur. Ilık suda bir süre dinlendirilen ayaklar hemen soğuk suyun altına sokularak kan dolaşımının hızlanması sağlanmalıdır. Ayrıca parmaklar üzerinde evde 40-50 adım kadar yürümek ve yatarak parmakları oynatmak suretiyle de ayak kasları canlanmış ve dinlenmiş olur.
Ayaklarınızı her fırsatta dinlendirmeniz şarttır. Yalnızken ayaklarınızı yüksek bir yere dayayıp bir süre öylece oturunuz. Normal otururken de çoğu zaman ayaklarınızı ayak bileklerinizi üstüste gelecek şekilde oturmaya dikkat ediniz.Evdeki yapabileceğiniz ılık su banyoları gibi, deniz banyolarının da yine sinirleri dinlendirici bir etkisi vardır. Deniz banyolarının bir iyi tarafı da, vücudun güneş ve hava ile temasını sağlamasıdır. Temiz hava, ültraviyole ışınları, kan dolaşımını düzene sokar, kanda alyuvarları ve homoglobini artırır, besin maddelerinden vücudun daha çok yararlanmasını sağlar, iştahı açar, çalışma gücünü çoğaltır, zindelik verir.
Güneş almayan, izbe yerlerde oturanların yüzleri ile bol güneşli yerlerde oturanların yüzlerini, benizlerini karşılaştırmak, güneş ışınlarının değeri hakkında yeterli bir fikir verir. Birinciler ne kadar soluk cansız ve cılız ise, ikinciler o kadar renkli, canlı ve gürbüzdürler.
Verem gibi bazı hastalıklarda güneş banyosu, başlıbaşına bir tedavi çaresi olarak kullanılmaktadır. Özellikle vücutları iyi gelişemeyen bebeklerde güneş banyosu hem kemikleri güçlendirmek, hem mikropları öldürmek bakımından besin kadar değerlidir.
Özellikle"Mikrop kapma korkusu içinde yaşayan kimseler en hafiff bere ve çiziklerde "Tetanos" mikrobu kaptıklarından endişe ederler. Tetanos mikropları yalnızca hayvanlar tarafından taşınır. Onun için hayvanların geçmediği yerde tetanos basilinin bulunması pek akla gelecek şey değildir.Gübreli yerlerde, tarlalarda,bahçelerde herhangi bir düşme, çarpma veya bir kaza sonucunda derin yaralar meydana geldiği zaman,tetanos tehlikesi düşünülebilir. Hayvanların tırmalaması veya ısırması da bir tetanos tehlikesi yaratabilir. Ama mutfağınızdaki bıçak veya rende üzerine tetanos basilinin gelip yerleşmesi imkansızdır. Ayrıca tetanosa karşı aşı vardır. Bu aşı her yaşta yaptırılabilir.Çocuğunuza aşı yaptırırken kendiniz de tetanos aşısı olursanız,devamlı korkular içinde yaşamaktan kurtulursunuz.
Evdeki ilk günler genç anneler için genellikle endişe verici olur. Bebeğin sık sık ağlaması her evin huzurunu kaçırır, hem de genç anne ve baba bebeğin bir yeri ağrıyor, belki de hastadır diye üzüntü ve meraka kapılırlar. Bu arada birçok anne, çocuğuna o anda meme veya süt vererek, bilmeden en doğru hareketi yapmış olur. Zira, bebeğin ağlamasının başlıca nedeni açlık hissetmesidir. Ya verdiğiniz mama yetmemiştir, ya yeter derecede karnı doymadan memeyi bıraktığı için çabuk acıkmıştır. Biberonla verdiğiniz mama tozunu fazla sulandırdığınız için de doymamış olabilir.
SIRTIMI SIVAZLAYIN
Ayrıca ilk aylarda hazım sisteminin iyi gelişmemiş olması yüzünden mama yedikten sonra karnında gaz, hazımsızlıktan ileri gelen ağrılar ve peklik olur. Bunlardan dolayı rahatsızlık duyan bebek ağlar. Her mamadan sonra çocuğun sırtını sıvazlayarak geğirmesini sağlamak, hafif bir müshil ilacı vermek, bu çeşit ağlamaların önüne geçer.
Bazen de çocuk, herhangi bir rahatsızlığı olmadan ağlar. Bir uzmanın bu konudaki düşüncesi şöyle:
AĞLAMASINDAN KORKMAYIN
"Yeni doğmuş çocukların ağlamalarında her zaman bir rahatsızlık veya memnuniyetsizlik ifadesi aramak yersizdir. Bu çağlarda çocuklar ağlamayı çoğu zaman içlerindeki gerilimi yumuşatmak, bazı şeylere bir tepki göstermek için bir vasıta olarak kullanırlar. Bu durumda onlan susturmak, çocuğun boşalmasına, gerginlikten kurtulmasına engel olmaktan başka işe yaramaz. Bir de şu var: Ağladıklarını duyunca annelerinin koşup baş uçlarına gelmesi, kendilerini beşikten kaldırıp kucaklarına alması, onların çok hoşuna giden bir oyundur. Çocuk bu oyuna bir kere alışırsa,hiç bir zaman yalnız kalmaya tahammül edemez. Her fırsatta ağlamayı, istediğini yaptırmak için bir baskı aracı olarak kullanır."